Hiçkimse hayatı boyunca böyle bir futbol heyecanı yaşadığını iddia edemez. Hiçkimse bir takımın inancının bu kadar üst düzeyde olduğunu ve sarsılmaz bir korkusuzlukla saldırdığını inkar edemez. Hayatlarımızın en güzel günleri futbol adına. Milli takımın bu inanılmaz başarısı ve dillere destan inancı herşeyin üstünde. Hep diyoruz ya bu futbolun adaleti var mı diye ; işte şimdi var. Futbol bu koşan, parçalayan, yılmayan, korkmayan bu gençlerin elinde ruhunu kazanıyor. Bizim takımımızın inancını tarif edebilecek hisler yok. Anlatılabilecek birşey değil bu. Yaşanması gereken birşey. Ben hep söylerdim inanın diye. Kimisi bana mantıktan kimisi rakipten kimisi başka şeylerden bahsederdi. Artık öyle birşey yok. İnancın zaferi var. Ben buradan başta tüm futbolcular ve milli takımın bütün bireylerini canı gönülden tebrik ederim. Bize yaşattığınızın bu sevincin, bizlere hissettirdiğiniz korkusuzluğun ve bu canhıraş mücadelenizin içinde sizleri hep destekleyen ümidini kaybetmeyen bir millet olduğunu unutmayın.

ALLAH Sizinle olsun.

Tüm dualarımız sizinle. Finalde görüşmek üzere inşallah. Herşey yukarıdaki fotoğraftaki gibi, Tüm TÜRKİYE sizi kucaklıyor.

kasım sonları. sokağın ortasında eliyle telefonunu sıkan bir gencin yüzünde anlamsız bakışlar ve sığınacak bir yer bulma dürtüsü var. yürüyüşünün ve adımlarının farkında olmaya vakti olamayacak kadar üzüntüsü, kederi ve düşünceleriyle baş başa, dalmış. bozuk plak gibi düşünemediği, sinir sisteminin engellediği, düşüncelerinin peşinde. gözleriyle yürüyor. otomatik adımlar. etraflıca düşünemiyor. ilk dürtüsü ?
gecenin soğuk rüzgarları bedenine teğetler çiziyor sokak ortasında. o da dalmıyor daha fazla sokağın ritmine. günahsız soğuklar yerini apartmanın soğuk mermerlerine bırakıyor. oturuyor ama arada küfür kafir sırasız ve gün yüzü görmemiş.

bekleyip kaybolmaktansa apartman köşesinde sakinleşmeyi umuyor. içinden ”ne yapıyorum ben” sesleri ama yine de sessizlik hakim. apartmanın karşısında sokak lambası hafiften titriyor. gözleri dalıyor. dizleri üzerine dirseklerini bırakıyor temelsizce. sağ eli soğuk parkasının içindeki tek bilinmeyenli denklemin cevabını bulmak için aranıyor.

uzanıyor ve denklem hayat buluyor. sigara paketini çıkartıyor cebinden. eller soğuk, titriyor. ama yine kimse yok. içinden küfür ediyor. gözleri kızarmış. kendini sıkıyor. bir sağa gidiyor kafası, bir sola. isyan eder gibi. ama yine de elleri titriyor. değişmiyor. sigarasını çıkartıyor sonunda. veriyor cehennem ateşini göğsünden içeri. ciğerlerine ” bayram vakti” edasıyla sesleniyor. şimdi nefes alıyor. sakinleşiyor. cehennemin sıcağıyla ısınan göğsü beyninde üzüntülerine yer açacak sıcaklığı yaratıyor. yalnızlığına değil sevgisine kızıyor. verdiklerine gözyaşları biriktiriyor ama boşaltmıyor.

sigara hükmediyor sonuna kadar. soytarısı, insan krallığının. saygısını gösteriyor.

izmarit olup düşüne kadar sokaklara. milyarlara hükmediyor. hükümran bir senfoni oluyor ciğerlere. yine de bitiyor.

her şey gibi bitiyor.

Kuzey Iraktan çekilmeyi planlıyormuş Amerika basur devletleri. Eski bir laf vardır yada ben öyle biliyorum “ zararın neresinden dönersen kardır” diye. Şimdi Amerika basur devletleri içinde olduğu durumun farkına vardı yada öyle gösteriyor. Ama bilinmesini istediği bir şey var ki ; o da biz zorla girmedik, adaleti sağlamaya geldik imajını oluşturmak. Busht son idmanına çıkıyor belki de. Peki Irak halkının gözyaşı, ya onların diyeti ? Kim ödeyecek akan kanın hesabını, kim durduracak Sünni-Şii gerginliğini ve çatışmalarını. Aslında çekilmeyecek Amerika basur devletleri, her iki toplumun içine ektiği nifak tohumları ile artık üç aşamadan oluşan ( böl,parçala,yönet ) kolonileştirme çabalarının askeri safhasını bitirmiş oluyor.   

Şimdi soracak olursanız bunu bilmeyen mi var diye ? Hayır yok. Ama fark edilmeyen bir şey var ki bugünkü gazetelerde çıkan haberlerin gidişatının bu ülke gündemini alıp götüreceği nokta nedir sorusu, nereden çıktı şimdi bu haber? Şimdi biz haberin içeriğine bakalım ; Amerika askeri gücünü Irak’tan çektikten sonra Türk Ordusunun kuzey Irak’a operasyon yapma ve Kuzey Irağı toprakları içine alması gibi durum ile karşı karşıya kalacağını düşünmeye başlamış. Şimdi bu gelişmeler nazarında azıcık fikir yürütecek olursak Ortadoğu topraklarında yaşamış üç büyük milletin Türkler – Kürtler – Arapların içine düştüğü durumda eksik bir öğe olduğunu göreceksiniz. Son Irak savaşında Sünni-Şii çatışmasının içinde Arap ve Kürtler vardı. Daha sonra kuzey Irak’ta Türkmen – Kürt gerginliği baş gösterdi. Şimdi en büyük unsur eksik. Türkiye . Üstüne basarak söylüyorum. Tam anlamıyla Kürt halkıyla toplumumuzun karşı karşıya gelmesini istiyorlar. Yani bu, sonuç olarak milletimizin birbirine düşman etnik kompartımanlara ayrılmasını istiyorlar. Bu aşamada yapılacak çok önemli şeyler olmalıdır.

Onlara bir kıvılcım yetecek. Bizi ayaklarının altına almaya çalışıp, mazlum kuzey ırak kürt devletinin yanında olmaya çalışacaklar.

Yapmamız gereken önce Kuzey Irağa girmek arkasından dişimizi göstermek. Sultan II.Abdulhamid’ten bu yana hakkımız olanlara kavuşmak ve kardeşlerimizle barış içinde yaşamak.

 

Allah Bizimle Olsun.

Çok uzun zamandır bu sayfamı kullanmamakta ve yazı yazamamaktaydım. Bundan sonra inşallah yazılarıma kaldığım noktalardan devam edeceğim. Ayrıca okuduğum kitaplardan alıntılar yapmaya ve tarihin özellikle karanlık bırakılmış noktalarını bir nebze olsun şekillendirmeye devam edeceğim.

Saygılarımla

Atilla

Bugün dünya tarihi üzerinde derin tesiri olan bir milletin yavaş bir şekilde parçalara ayrılmak istenmesi çok aşikardır artık. Düşünsenize bir yandan Asker güdümlü ( Nokta Dergisi ) sivil toplum örgütleri, diğer yandan irticacı olarak adlandırılmış muhafazakarlar, arkasından ulusalcılar, ülkücüler, devrimciler, tarikatlar vs vs. halk dilindeki adlarıyla bu gruplar ülkenin içinde bulunduğu ve göreceği sıkıntıları çok net bir şekilde ifade eden alametlerdir.

Dış nifakların oynadığı oyunlar ile oluşturulan milliyetçilik ve ulusçuluk dalgasını ateşleyen ve körükleyen PKK terörü. Kürt kardeşlerimizin gördüğü eziyet ve her birinin potansiyel terörist görülmesi gibi olaylar dallanıp budaklanmaktadır. Bütün bunların yanında son dönemde meydana getirilen Alevi tartışmaları bütün bu olayların üzerine anlamsız bir şekilde payeler eklemektedir.

Şimdi ulus olarak yapmamız gerekenlerin neler olduğunu ve ülkenin içine itilmek istendiği bu durumun kaynaklarını bulmamız gerekmektedir. Yukarıda örnek olarak verdiğim iki olay var. Bu iki olayı bütün bir pastanın dilimleri olarak sayarsak birinin çok yüksek diğerinin ise ona nazaran daha az derecede etkisi olduğunu görebiliyoruz. Bunların içine etnik kavramlarla gündeme oturan sorunlar da var. Ancak ben onların içine girmek bile istemiyorum ( Ermeni sorunu gibi ). Bütün bunların amiyane tabirle periyodik olarak hortlatılması çok ilginç ?

Neden sorunlara demokratik bir anlayış ölçüsünde yanaşmazdan evvel ülkemizin menfaatlerini düşünemediğimizi kestiremiyorum. Muhatap olduğumuz sorunları ele almazdan evvel kendi ihtiyatlı düşünce planlarımız içinde bu tip sorunlara karşı dengeli bir yaklaşım geliştiremediğimizi ? Bugün bilmem kaçıncı dünya ülkesi bile kendi çıkarlarını korumayı, evet/hayır seçeneklerini yerinde kullanmayı ve menfaatleri ölçüsünde bir dış politika geliştirmeyi, akabinde iç ve dış politikayı denge güdümlü idare etmeyi biliyor. Biz stratejik konumumuza rağmen Ortadoğu’nun en büyük denge unsuru haline gelmiyoruz anlamıyorum.!!

Bütün bunları korkusuzluğa bağlamak istiyorum aslında. Çünkü korkunun ecele faydası yoktur derler. Biz tarihimiz boyunca köle olarak değil özgür olarak ölmeyi yeğlemiş bir milletiz. Erkeklerimizin kanı, kadınlarımızın doğumları ile kutsanmış. Korkmamış bir ulusun  bu kadar korkuya mahkumiyeti neden ?

 
Neden kimse bunları konuşamıyor ? Hala mı Korkuyorsunuz ?

Yavuz

İhtilaf ve bölünme endişesi

Kabrimdeyken bile endişelendirir beni

Düşmanın hucumunu savmaya çare birlikken

Birleşmezse millet

Gönlümü dağlar Benim

 

Yavuz Sultan Selim 

Cihan Hakanı

1453 Mayıs ayında Konstantin ’in şehrinin fethi ile Osmanlı Beyliği, tarihin bir devrinin kapandığını bütün dünyaya ilan ediyordu. Doğu Roma - İstanbul’un fethi ile birçok engel aşılmış oluyor ve Osmanlı Beyliği İmparatorluk olma yolunda emin adımlar ile ilerliyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Konstantin ’in şehrini ele geçirdikten sonra şehrinin yağmalanmasına izin vermiyor. Böylece şehrin içindeki birtakım unsurların harap olmasına ve şehrin dokusunun bozulmasına mani oluyor. Bu Fatih’in Konstantiniyye’yi başkent yapma arzusunu göstermektedir. Ayrıca şehrin kısa bir zamanda eski ihtişamını kat ve kat geçmiş olması Fatih’in fetihlerine devam ederken İstanbul’a verdiği önemi daha iyi bir şekilde anlatır.

Konstantiniyye adını Müslüman Roma  hiçbir zaman yüksünmemiştir. Prof. Dr. İlber ORTAYLI bu durumu anlatırken çok ehemmiyetli bir nokta üzerinde durmaktadır. O da imparatorluk vasfını kazanırken Konstantiniyye ’nin mimarisinin ve Fatih’in dehası ile milletlerin kompartımanlara ayrılarak başlarına vekil babında bir ruhani liderle temsil edilmesidir. Konstantiniyye’nin çeşitli semtlerinde varlığını sürdüren bu milletler Reaya olarak Müslüman halk ile eşit haklara sahiptiler. Sadece askerlik vazifeleri yoktu ki onu da cizye adı verilen bir vergi ödeyerek hallediyorlardı. Ödedikleri cizye ise Müslüman akranlarının askerlik yaptıkları vakit süresince birkaç kez kendini telafi edecek düşük bir rakama tekabül ediyordu. Bütün bunlar eşitlik ve halkların 600 sene kadar nasıl bir arada yaşadığını göstermektedir. Benim size anlattığım bu örnek çok kısa ve manidardır. Birden fazla ulusu bir arada eşit şartlarda idare edebilmek çok zor ve zahmetli bir iştir ki biz  İşte bu işe, bu vakit itibariyle Osmanlı Barışı nam-ı diğer Pax Ottomana diyoruz. Bu da demek oluyor ki  Üçüncü büyük “Roma” Müslüman Roma’dır. Başkenti Konstantiniyye’dir.

Bu yüzden Konstantiniyye çok farklı bir iklime sahip bir şehir. Roma döneminde ki Latin istilası eğer şehrin çehresine zarar vermiş olmasaydı, bugün İstanbul’daki tarihi eserlerin sayısı daha fazla olabilirdi. Ama gelin görün ki şimdiki eserler bile Konstantiniyye’nin kültürel ve tarihi miras açısından yeterli ölçüde bilgi vermektedir.

Bizler Üçüncü Romanın daha doğrusu Müslüman Roma’nın mirasçılarıyız. Ve Osmanlı Barışı yaşanmış bir ütopyadır.

Başlangıçtaki İslami toplum, özelliğini bir tür toplumsal eşitçilikle kazanmıştı, fakat bu özellik çabucak ortadan kalktı.Onüçüncü yüzyıl itibariyle ahlaki, toplumsal ve siyasi meselelerin kuramcıları dört toplumsal sınıf varsaymışlar ve her sınıfı bir tabii unsur gibi almışlardır. Nasireddin Tusi (öl.1273 ) sınıfları şöyle tasvir etmiştir ;

Önce Kalem Ricali gelir ki bunlar bilimlerin ve çeşitli bilgi alanlarının ustaları,fakihler, kadılar, katipler, muhasipler, hendeseciler ( Geometri), müneccimler, hekimler ve şairlerdir. Bunların varlığı bu dünyanın ve öteki dünyanın düzenine bağlıdır. Unsurları içinde bunlara “Su” karşılık gelir. İkinci olarak, Kılıç Ricali varıdır ; cengaverler, mücahitler, gönüllüler, devriyeler, sınır bekçileri, nöbetçiler, kahramanlar, saltanatı destekleyenler ve devleti koruyanlar. Bunların müdahalesiyle dünynaın teşkilatı biçim alır. Tabii unsurlar içinde “Ateş” bunların karşılığıdır. Üçüncüsü İş Erbabıdır; bir bölgeden diğerine mal götüren tavirler, esnaflar, zanaatkarlar ve vergi müstelzimleri. Bunlar olmadıkça günlük hayatın zuhuru imkansızdır. Unsurlar içinde bunlar “Hava” gibidir. Dördüncüsü Ziraat Erbabıdır; ekinciler, çiftlikte çalışanlar, rençberler ve zerzevatçılar. Bunlar bütün toplulukların beslenmesini örgütlerler. Bunların katkısı olmaksızın ferdlerin hayatta kalması bahis konusu bile olamaz. Tabii unsurlar arasında “Toprak” bunlarla aynı yeri tutar

Nasireddin Tusi’inin bu düzenlemesi tarıma dayalı Osmanlı İmparatorluğu toprak yapısını ifade etmektedir.

Kaynak :  Uryan Dergi Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek ( Norman Itzkowitz ) Sayfa : 71-72


Popüler Kültür diyoruz hep. Aslına bakarsanız tam olarak  bu kavrama bir açıklama getirebilmiş değiliz. Çünkü herkes yaşam biçimini kendi mantığı çerçevesinde şekillendirdiği için bu kavram artık göreceli bir hale geliyor. Yani çok konuşmadan anlatabileceğimiz kadarıyla parayı bulduk mu sapıtıyoruz. Suç popüler kültürün de değil belki. Suç bizim egolarımızın hiçbir şekilde tatmin olamaması olabilir mi ? Örnek vermek gerekirse birden fazla cep telefonu kullanmak yada her zaman son çıkan telefonun peşinden koşmak gibi şeyler. İnsanoğlu düşünemiyor mu, idrak edemiyorum. Düşünmeden, sadece paranın gücüyle elde edilenlerin hiçbir kazancının olmaması gibi beraberinde saplantılar, alışkanlıklar getirmesi çok kötü olabiliyor. Derler ya “ Para bu, bir gün var öteki gün yok” aynen bu durum bugünlerde geçerli. Bu konuda tam bir genelleme yapmak istemiyorum ama etrafınıza bakarsınız herkesin yada bir kısım insanların “gösteriş” merakı olduğunu yada “uçtuğunu” söyleyebiliriz. Ben şu marka giyiniyorum ve şu marka cep telefonu kullanıyorum vb. gibi şeyler duyacak yada göreceksiniz. Bütün bunlar parası olan insanlar için çok normal şeyler gibi gözükse de öyle değil. Az ile yetinmeyi bilmiyoruz. Paramız kadar harcıyoruz ve hep tüketiyoruz. Asla tasarrufa yönelik hiçbir şey yapmıyoruz. Yani parayı kullanmayı bilmiyoruz. Parayı harcamayı da bilmiyoruz. Levis aldık sanıyoruz ama aldığımız orijinal Türk malı bir kot.( Levisa taktığımı sanabilirsiniz ama bildiğim bir örnek olduğu için kullanıyorum ) Eminim ve bildiğim bir şey var ki o da aynı kalitede kotun levisin üçte bir fiyatına imal edilip satıldığıdır. Şimdi anlayabiliyor muyuz neye sevdalandığımızı ? Bırakın markanın kölesi olmayı, o sizin üzerinizde taşınmak için yalvaracaktır.

 Çuvaldız da iyi acıttı.

Saygılarımla

Next Page »