Kültür


Bugün dünya tarihi üzerinde derin tesiri olan bir milletin yavaş bir şekilde parçalara ayrılmak istenmesi çok aşikardır artık. Düşünsenize bir yandan Asker güdümlü ( Nokta Dergisi ) sivil toplum örgütleri, diğer yandan irticacı olarak adlandırılmış muhafazakarlar, arkasından ulusalcılar, ülkücüler, devrimciler, tarikatlar vs vs. halk dilindeki adlarıyla bu gruplar ülkenin içinde bulunduğu ve göreceği sıkıntıları çok net bir şekilde ifade eden alametlerdir.

Dış nifakların oynadığı oyunlar ile oluşturulan milliyetçilik ve ulusçuluk dalgasını ateşleyen ve körükleyen PKK terörü. Kürt kardeşlerimizin gördüğü eziyet ve her birinin potansiyel terörist görülmesi gibi olaylar dallanıp budaklanmaktadır. Bütün bunların yanında son dönemde meydana getirilen Alevi tartışmaları bütün bu olayların üzerine anlamsız bir şekilde payeler eklemektedir.

Şimdi ulus olarak yapmamız gerekenlerin neler olduğunu ve ülkenin içine itilmek istendiği bu durumun kaynaklarını bulmamız gerekmektedir. Yukarıda örnek olarak verdiğim iki olay var. Bu iki olayı bütün bir pastanın dilimleri olarak sayarsak birinin çok yüksek diğerinin ise ona nazaran daha az derecede etkisi olduğunu görebiliyoruz. Bunların içine etnik kavramlarla gündeme oturan sorunlar da var. Ancak ben onların içine girmek bile istemiyorum ( Ermeni sorunu gibi ). Bütün bunların amiyane tabirle periyodik olarak hortlatılması çok ilginç ?

Neden sorunlara demokratik bir anlayış ölçüsünde yanaşmazdan evvel ülkemizin menfaatlerini düşünemediğimizi kestiremiyorum. Muhatap olduğumuz sorunları ele almazdan evvel kendi ihtiyatlı düşünce planlarımız içinde bu tip sorunlara karşı dengeli bir yaklaşım geliştiremediğimizi ? Bugün bilmem kaçıncı dünya ülkesi bile kendi çıkarlarını korumayı, evet/hayır seçeneklerini yerinde kullanmayı ve menfaatleri ölçüsünde bir dış politika geliştirmeyi, akabinde iç ve dış politikayı denge güdümlü idare etmeyi biliyor. Biz stratejik konumumuza rağmen Ortadoğu’nun en büyük denge unsuru haline gelmiyoruz anlamıyorum.!!

Bütün bunları korkusuzluğa bağlamak istiyorum aslında. Çünkü korkunun ecele faydası yoktur derler. Biz tarihimiz boyunca köle olarak değil özgür olarak ölmeyi yeğlemiş bir milletiz. Erkeklerimizin kanı, kadınlarımızın doğumları ile kutsanmış. Korkmamış bir ulusun  bu kadar korkuya mahkumiyeti neden ?

 
Neden kimse bunları konuşamıyor ? Hala mı Korkuyorsunuz ?

Yavuz

İhtilaf ve bölünme endişesi

Kabrimdeyken bile endişelendirir beni

Düşmanın hucumunu savmaya çare birlikken

Birleşmezse millet

Gönlümü dağlar Benim

 

Yavuz Sultan Selim 

Cihan Hakanı

Başlangıçtaki İslami toplum, özelliğini bir tür toplumsal eşitçilikle kazanmıştı, fakat bu özellik çabucak ortadan kalktı.Onüçüncü yüzyıl itibariyle ahlaki, toplumsal ve siyasi meselelerin kuramcıları dört toplumsal sınıf varsaymışlar ve her sınıfı bir tabii unsur gibi almışlardır. Nasireddin Tusi (öl.1273 ) sınıfları şöyle tasvir etmiştir ;

Önce Kalem Ricali gelir ki bunlar bilimlerin ve çeşitli bilgi alanlarının ustaları,fakihler, kadılar, katipler, muhasipler, hendeseciler ( Geometri), müneccimler, hekimler ve şairlerdir. Bunların varlığı bu dünyanın ve öteki dünyanın düzenine bağlıdır. Unsurları içinde bunlara “Su” karşılık gelir. İkinci olarak, Kılıç Ricali varıdır ; cengaverler, mücahitler, gönüllüler, devriyeler, sınır bekçileri, nöbetçiler, kahramanlar, saltanatı destekleyenler ve devleti koruyanlar. Bunların müdahalesiyle dünynaın teşkilatı biçim alır. Tabii unsurlar içinde “Ateş” bunların karşılığıdır. Üçüncüsü İş Erbabıdır; bir bölgeden diğerine mal götüren tavirler, esnaflar, zanaatkarlar ve vergi müstelzimleri. Bunlar olmadıkça günlük hayatın zuhuru imkansızdır. Unsurlar içinde bunlar “Hava” gibidir. Dördüncüsü Ziraat Erbabıdır; ekinciler, çiftlikte çalışanlar, rençberler ve zerzevatçılar. Bunlar bütün toplulukların beslenmesini örgütlerler. Bunların katkısı olmaksızın ferdlerin hayatta kalması bahis konusu bile olamaz. Tabii unsurlar arasında “Toprak” bunlarla aynı yeri tutar

Nasireddin Tusi’inin bu düzenlemesi tarıma dayalı Osmanlı İmparatorluğu toprak yapısını ifade etmektedir.

Kaynak :  Uryan Dergi Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek ( Norman Itzkowitz ) Sayfa : 71-72


 

Hakkında eleştiriler daha gösterime girmeden başlayan 300 Spartalı filmini ilk gün izledim. Tabii bir filmi ciddi anlamda beklemiş ve ilk günden bilet bulmuş iseniz beklentilerinizi karşılamışsınız demektir.

Reklamlar ve görsel şölenin fragmanlara yansıyan kısmı çok etkileyici idi. Ayrıca konunun yaşanmış bir olay olması ise daha da bir ilgi çekiyordu film üzerine. Bu sebepler olağandır ki sinema salonu dolu idi. Tabii filme girerken içimde “Steven Pressfield” isimli yazara ait “Ateş Geçitleri” kitabından birkaç güzel esinti bekliyordum. Ama hayal kırıklığı ile ayrılacağımı biliyordum çünkü film aynı adlı çizgi romandan uyarlanmıştı.

Buraya kadar her şey normaldi, film başladı ve bitti. Soluksuz izlendiğini iddia ediyorum. Son zamanlarda gösterime giren iyi filmlerden bir tanesi. Tabii ki bu söylemim görsellik açısından geçerli.

Kral Leonidas ve 300 cesur adamının termofili geçitlerini canları pahasına savunmaları, Spartan piyadesi için savaşarak ölmenin onur olduğu, özgürlüğün değerinin, hatta özgürlüğün değeri için vazgeçilmezlerden vazgeçilebileceğinin, spartan kadınlarının erkekler yanında söz sahibi olmalarının filmin içinden birkaç ayrıntı olduğunu berlitmek isterim. Tabii ki Atinalıların bir kısmının “boylover” oğlancı olduğunu söyleyip Pers ordusuna boyun eğmemelerini ve Spartan Kralı Leonidas ’ın da bunu dayanak olarak kullanıp kendi meclisine -Oğlancı Yunanlılar kadar olamayacaksak- ….. gibi bir replikle savaştan uzak kalamayacağını anlatması ilginçti tabii ki.

Pers ordusu ve Krallar kralı Xerxes ’ı tarif etmek istemiyorum, bence izlenmeniz gerekli. Tabii ki Pers ordusunun kozmopolit yapısı da çok ilginçti. Filmde ki mistik unsurlar ( Ölümsüzler ki Pers Kralı Xerxes ’ın şahsi korumalarıdır.) bir çizgi roman uyarlaması için gayet iyi modellenmişti. Ancak filmin sonundaki son sahneye bir türlü anlam veremedim. Acaba son dakika da ne anlatmak istediler ?

Dünya üzerinden mistisizm’i kaldırmak demekle neyi kastettiler bilmiyorum ama Yunan mistisizmi üzerine başka bir şey tanımam. Anlamsız propagandalar ..

Sonuçta görsellik için güzel bir film. Hoş vakit geçirebilirsiniz. Ama yok izlemem diyorsanız o zaman Steven Pressfield in Ateş Geçitleri isimli kitabını mutlaka okuyun. Yoksa çok şey kaçırmış olacaksınız.

Levis bir amerikan markası. Her şeyden önce bu cümleyi yazmamın nedeni açık. Ama amerikan popülizminin bir parçası olarak ülkemizde faaliyet gösteren Levis markasının, bizim genç bünyelerimizde nasıl yer ettiğini ve “onsuz yaşanmaz”, “onu giymek farklı abi”, “levistan başka tanımam” gibi sözler çok iyi ifade eder zannımca. Bu noktada yazıya devam etmeden belirtmek isterim ki, levis giyilmesine karşı değilim ancak Levis markasına eşdeğer markaların tekelindeki ( yabancı ) bu büyük piyasanın aslında ülke çıkarlarına ve genç neslimize ne kadar ters düşen bir şekilde zarar verdiğini anlatmak istiyorum.

İplik, dokuma, dikim ve kalifiye personel. Ülkemiz levis markasının ihtiyacı olan her şeye sahip İpliğin alası, dokumanın en güzeli ve tekstil ülkesi olduğumuza göre tecrübeli dikim üstatlarının ( ki Ermenilerdir ) yetiştirdiği nesil ortada. Zitstanbul Konfeksiyon A.Ş tarafından üretilen ve satışa sunulan Levis markalı kotların ülkemizdeki minimum satış fiyatı 80,00 YTL den başlamakta. 80,00 YTL ve her sene içinde ortalama olarak bir birey 6 adet kot pantolon tüketmekte.( bu tam olmayan kaba bir varsayım ki daha fazla olması mümkündür.) Şimdi düşünelim. 6 x 80,00 YTL = 480,00 YTL . Şimdi Genç nüfusun yarısının levis kullandığını düşünürseniz veya herhangi bir markayı, ortaya bir felaket çıkıyor. Rakam çok yüksek. ( Dışarıya akan paraya bakın ) Bunun yanında levis markalı herhangi başka bir üründen bahsetmiyoruz ( t-shirt vb.). Sadece pantolon. Ortalama bir kotun maliyeti maksimum 30.00 YTL olarak ele alınıp, 50.00 YTL den satışa sunulması nerede 80.00 YTL den satışa sunulması nerede. O koca mağazaların ödediği isim hakları ve ödedikleri kira masrafları ( ki levis mağazaları işlek caddeler üzerindedir ) düşünülürse ters bir orantı doğmaktadır. Ve 30.00 YTL maliyet tezini çok rahat doğrulayabilmektedir.

Bu noktadan sonra benim anlamadığım şey şu; bunların farkında olan tekstilci arkadaşlarıma rağmen neden bu levis giyme hastalığı anlamıyorum. Bu ülkede levis ve türevlerinin imitasyonlarının türemesine kızmak haksızlıktır. Çünkü alım gücü belli olan gençlik levis vb. marka hastalığının koynunda ve kredi kartlarının mahkumiyeti altındadır. Bunları söylerken sıkılıyorum. Ama bu bir gerçek. Kabataslak yaptığım maliyet hesabı durumun içler acısı halini ifade etmektedir. Bunları yazamadan edemezdim. Levis popüler kültürün çocuğudur. Türevleri de. Tekrar ediyorum, giyilmesine karşı olmadığım bir şey ama bu derece hastalık haline getirmek ve insanların tutumlarını izlediğinizde gördükleriniz sizlere bu kelimeleri yazdırıyor. Son noktayı Mevlana koysun istedim ayrıca.

Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.

                     Devlet-i Ali Osman-i

                        Ulusçuluk akımlarının etkisi altında kalmış kozmopolit bir imparatorluğun vatanseverliğini  anlatmanın yada onu anlamanın en güzel tasvir edilebileceği dönem 1789’dan sonra başlayan ulusçuluk akımının tüm dünyadaki imparatorlukları etkilediği dönemdir. Bu dönemi Osmanlı devleti kazasız bir şekilde atlatmaya çalışmış ancak imparatorluğun yıkılmasına engel olamamıştır. Ancak Osmanlı Vatanseverliği hakkında yeni nesillere aktarılacak birkaç önemli, düşündürücü hadise bırakmıştır. Bunlar tarihin tozlu sayfalarında kalmamalıdır.

 Saygılarımla Atilla ……

 

İmparatorluğun dağılmasını önlemek isteyen muhalefetin üyeleri daha çok Türk unsurlar arasından çıkmıştır. Kozmopolit ( “çeşitli uluslardan kimseleri barındıran, içinde bulunduran” Kaynak : Türk Dil Kurumu ) bürokrasi ya resmi muhalefetin ve iktidarların taraftarı olmuştur, ya da ulusçu akımlara mensup olmuştur. Ama bu arada Osmanlı patriyotizmi ( Osmanlı vatanseverliği )içinde mensup olduğu etnik ve dini grubun ayrımcı isteklerine karşı çıkanlarda vardı. Londra Sefiri ( Elçi ) Kostaki Musurus Paşa bu tip Osmanlı patriyotlarındandı ( Vatansever ).Atina elçiliği sırasında Yunan ulusçuların nefretini kazanmış ve sol kolunun ebediyen sakatlanmasına neden olan bir suikasta maruz kalmıştır.

 
Kaynak : Sinan Kuneralp “ Bir Osmanlı Diplomatı : Kostaki Musurus Paşa”  TTK Ankara 1970/3

           

Osmanlı yeni dünya şartlarına intibak eden ve uluslaşmaya geçişi sağlayan son imparatorluktur. Yerel kültürleri yok eden koloni imparatorluklarının aksine ( İngilizler Hindi Sınıfını, Fransızlar Mağribi Arap Medeniyetini yok ettiler ) Osmanlı Devleti yerel kültürleri ve küçük halkları da ulus çağına taşımıştır.

İlber ORTAYLI

Osmanlı Barışı Önsöz