Makale


kasım sonları. sokağın ortasında eliyle telefonunu sıkan bir gencin yüzünde anlamsız bakışlar ve sığınacak bir yer bulma dürtüsü var. yürüyüşünün ve adımlarının farkında olmaya vakti olamayacak kadar üzüntüsü, kederi ve düşünceleriyle baş başa, dalmış. bozuk plak gibi düşünemediği, sinir sisteminin engellediği, düşüncelerinin peşinde. gözleriyle yürüyor. otomatik adımlar. etraflıca düşünemiyor. ilk dürtüsü ?
gecenin soğuk rüzgarları bedenine teğetler çiziyor sokak ortasında. o da dalmıyor daha fazla sokağın ritmine. günahsız soğuklar yerini apartmanın soğuk mermerlerine bırakıyor. oturuyor ama arada küfür kafir sırasız ve gün yüzü görmemiş.

bekleyip kaybolmaktansa apartman köşesinde sakinleşmeyi umuyor. içinden ”ne yapıyorum ben” sesleri ama yine de sessizlik hakim. apartmanın karşısında sokak lambası hafiften titriyor. gözleri dalıyor. dizleri üzerine dirseklerini bırakıyor temelsizce. sağ eli soğuk parkasının içindeki tek bilinmeyenli denklemin cevabını bulmak için aranıyor.

uzanıyor ve denklem hayat buluyor. sigara paketini çıkartıyor cebinden. eller soğuk, titriyor. ama yine kimse yok. içinden küfür ediyor. gözleri kızarmış. kendini sıkıyor. bir sağa gidiyor kafası, bir sola. isyan eder gibi. ama yine de elleri titriyor. değişmiyor. sigarasını çıkartıyor sonunda. veriyor cehennem ateşini göğsünden içeri. ciğerlerine ” bayram vakti” edasıyla sesleniyor. şimdi nefes alıyor. sakinleşiyor. cehennemin sıcağıyla ısınan göğsü beyninde üzüntülerine yer açacak sıcaklığı yaratıyor. yalnızlığına değil sevgisine kızıyor. verdiklerine gözyaşları biriktiriyor ama boşaltmıyor.

sigara hükmediyor sonuna kadar. soytarısı, insan krallığının. saygısını gösteriyor.

izmarit olup düşüne kadar sokaklara. milyarlara hükmediyor. hükümran bir senfoni oluyor ciğerlere. yine de bitiyor.

her şey gibi bitiyor.

Kuzey Iraktan çekilmeyi planlıyormuş Amerika basur devletleri. Eski bir laf vardır yada ben öyle biliyorum “ zararın neresinden dönersen kardır” diye. Şimdi Amerika basur devletleri içinde olduğu durumun farkına vardı yada öyle gösteriyor. Ama bilinmesini istediği bir şey var ki ; o da biz zorla girmedik, adaleti sağlamaya geldik imajını oluşturmak. Busht son idmanına çıkıyor belki de. Peki Irak halkının gözyaşı, ya onların diyeti ? Kim ödeyecek akan kanın hesabını, kim durduracak Sünni-Şii gerginliğini ve çatışmalarını. Aslında çekilmeyecek Amerika basur devletleri, her iki toplumun içine ektiği nifak tohumları ile artık üç aşamadan oluşan ( böl,parçala,yönet ) kolonileştirme çabalarının askeri safhasını bitirmiş oluyor.   

Şimdi soracak olursanız bunu bilmeyen mi var diye ? Hayır yok. Ama fark edilmeyen bir şey var ki bugünkü gazetelerde çıkan haberlerin gidişatının bu ülke gündemini alıp götüreceği nokta nedir sorusu, nereden çıktı şimdi bu haber? Şimdi biz haberin içeriğine bakalım ; Amerika askeri gücünü Irak’tan çektikten sonra Türk Ordusunun kuzey Irak’a operasyon yapma ve Kuzey Irağı toprakları içine alması gibi durum ile karşı karşıya kalacağını düşünmeye başlamış. Şimdi bu gelişmeler nazarında azıcık fikir yürütecek olursak Ortadoğu topraklarında yaşamış üç büyük milletin Türkler – Kürtler – Arapların içine düştüğü durumda eksik bir öğe olduğunu göreceksiniz. Son Irak savaşında Sünni-Şii çatışmasının içinde Arap ve Kürtler vardı. Daha sonra kuzey Irak’ta Türkmen – Kürt gerginliği baş gösterdi. Şimdi en büyük unsur eksik. Türkiye . Üstüne basarak söylüyorum. Tam anlamıyla Kürt halkıyla toplumumuzun karşı karşıya gelmesini istiyorlar. Yani bu, sonuç olarak milletimizin birbirine düşman etnik kompartımanlara ayrılmasını istiyorlar. Bu aşamada yapılacak çok önemli şeyler olmalıdır.

Onlara bir kıvılcım yetecek. Bizi ayaklarının altına almaya çalışıp, mazlum kuzey ırak kürt devletinin yanında olmaya çalışacaklar.

Yapmamız gereken önce Kuzey Irağa girmek arkasından dişimizi göstermek. Sultan II.Abdulhamid’ten bu yana hakkımız olanlara kavuşmak ve kardeşlerimizle barış içinde yaşamak.

 

Allah Bizimle Olsun.

Bugün dünya tarihi üzerinde derin tesiri olan bir milletin yavaş bir şekilde parçalara ayrılmak istenmesi çok aşikardır artık. Düşünsenize bir yandan Asker güdümlü ( Nokta Dergisi ) sivil toplum örgütleri, diğer yandan irticacı olarak adlandırılmış muhafazakarlar, arkasından ulusalcılar, ülkücüler, devrimciler, tarikatlar vs vs. halk dilindeki adlarıyla bu gruplar ülkenin içinde bulunduğu ve göreceği sıkıntıları çok net bir şekilde ifade eden alametlerdir.

Dış nifakların oynadığı oyunlar ile oluşturulan milliyetçilik ve ulusçuluk dalgasını ateşleyen ve körükleyen PKK terörü. Kürt kardeşlerimizin gördüğü eziyet ve her birinin potansiyel terörist görülmesi gibi olaylar dallanıp budaklanmaktadır. Bütün bunların yanında son dönemde meydana getirilen Alevi tartışmaları bütün bu olayların üzerine anlamsız bir şekilde payeler eklemektedir.

Şimdi ulus olarak yapmamız gerekenlerin neler olduğunu ve ülkenin içine itilmek istendiği bu durumun kaynaklarını bulmamız gerekmektedir. Yukarıda örnek olarak verdiğim iki olay var. Bu iki olayı bütün bir pastanın dilimleri olarak sayarsak birinin çok yüksek diğerinin ise ona nazaran daha az derecede etkisi olduğunu görebiliyoruz. Bunların içine etnik kavramlarla gündeme oturan sorunlar da var. Ancak ben onların içine girmek bile istemiyorum ( Ermeni sorunu gibi ). Bütün bunların amiyane tabirle periyodik olarak hortlatılması çok ilginç ?

Neden sorunlara demokratik bir anlayış ölçüsünde yanaşmazdan evvel ülkemizin menfaatlerini düşünemediğimizi kestiremiyorum. Muhatap olduğumuz sorunları ele almazdan evvel kendi ihtiyatlı düşünce planlarımız içinde bu tip sorunlara karşı dengeli bir yaklaşım geliştiremediğimizi ? Bugün bilmem kaçıncı dünya ülkesi bile kendi çıkarlarını korumayı, evet/hayır seçeneklerini yerinde kullanmayı ve menfaatleri ölçüsünde bir dış politika geliştirmeyi, akabinde iç ve dış politikayı denge güdümlü idare etmeyi biliyor. Biz stratejik konumumuza rağmen Ortadoğu’nun en büyük denge unsuru haline gelmiyoruz anlamıyorum.!!

Bütün bunları korkusuzluğa bağlamak istiyorum aslında. Çünkü korkunun ecele faydası yoktur derler. Biz tarihimiz boyunca köle olarak değil özgür olarak ölmeyi yeğlemiş bir milletiz. Erkeklerimizin kanı, kadınlarımızın doğumları ile kutsanmış. Korkmamış bir ulusun  bu kadar korkuya mahkumiyeti neden ?

 
Neden kimse bunları konuşamıyor ? Hala mı Korkuyorsunuz ?

1453 Mayıs ayında Konstantin ’in şehrinin fethi ile Osmanlı Beyliği, tarihin bir devrinin kapandığını bütün dünyaya ilan ediyordu. Doğu Roma – İstanbul’un fethi ile birçok engel aşılmış oluyor ve Osmanlı Beyliği İmparatorluk olma yolunda emin adımlar ile ilerliyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Konstantin ’in şehrini ele geçirdikten sonra şehrinin yağmalanmasına izin vermiyor. Böylece şehrin içindeki birtakım unsurların harap olmasına ve şehrin dokusunun bozulmasına mani oluyor. Bu Fatih’in Konstantiniyye’yi başkent yapma arzusunu göstermektedir. Ayrıca şehrin kısa bir zamanda eski ihtişamını kat ve kat geçmiş olması Fatih’in fetihlerine devam ederken İstanbul’a verdiği önemi daha iyi bir şekilde anlatır.

Konstantiniyye adını Müslüman Roma  hiçbir zaman yüksünmemiştir. Prof. Dr. İlber ORTAYLI bu durumu anlatırken çok ehemmiyetli bir nokta üzerinde durmaktadır. O da imparatorluk vasfını kazanırken Konstantiniyye ’nin mimarisinin ve Fatih’in dehası ile milletlerin kompartımanlara ayrılarak başlarına vekil babında bir ruhani liderle temsil edilmesidir. Konstantiniyye’nin çeşitli semtlerinde varlığını sürdüren bu milletler Reaya olarak Müslüman halk ile eşit haklara sahiptiler. Sadece askerlik vazifeleri yoktu ki onu da cizye adı verilen bir vergi ödeyerek hallediyorlardı. Ödedikleri cizye ise Müslüman akranlarının askerlik yaptıkları vakit süresince birkaç kez kendini telafi edecek düşük bir rakama tekabül ediyordu. Bütün bunlar eşitlik ve halkların 600 sene kadar nasıl bir arada yaşadığını göstermektedir. Benim size anlattığım bu örnek çok kısa ve manidardır. Birden fazla ulusu bir arada eşit şartlarda idare edebilmek çok zor ve zahmetli bir iştir ki biz  İşte bu işe, bu vakit itibariyle Osmanlı Barışı nam-ı diğer Pax Ottomana diyoruz. Bu da demek oluyor ki  Üçüncü büyük “Roma” Müslüman Roma’dır. Başkenti Konstantiniyye’dir.

Bu yüzden Konstantiniyye çok farklı bir iklime sahip bir şehir. Roma döneminde ki Latin istilası eğer şehrin çehresine zarar vermiş olmasaydı, bugün İstanbul’daki tarihi eserlerin sayısı daha fazla olabilirdi. Ama gelin görün ki şimdiki eserler bile Konstantiniyye’nin kültürel ve tarihi miras açısından yeterli ölçüde bilgi vermektedir.

Bizler Üçüncü Romanın daha doğrusu Müslüman Roma’nın mirasçılarıyız. Ve Osmanlı Barışı yaşanmış bir ütopyadır.

Popüler Kültür diyoruz hep. Aslına bakarsanız tam olarak  bu kavrama bir açıklama getirebilmiş değiliz. Çünkü herkes yaşam biçimini kendi mantığı çerçevesinde şekillendirdiği için bu kavram artık göreceli bir hale geliyor. Yani çok konuşmadan anlatabileceğimiz kadarıyla parayı bulduk mu sapıtıyoruz. Suç popüler kültürün de değil belki. Suç bizim egolarımızın hiçbir şekilde tatmin olamaması olabilir mi ? Örnek vermek gerekirse birden fazla cep telefonu kullanmak yada her zaman son çıkan telefonun peşinden koşmak gibi şeyler. İnsanoğlu düşünemiyor mu, idrak edemiyorum. Düşünmeden, sadece paranın gücüyle elde edilenlerin hiçbir kazancının olmaması gibi beraberinde saplantılar, alışkanlıklar getirmesi çok kötü olabiliyor. Derler ya “ Para bu, bir gün var öteki gün yok” aynen bu durum bugünlerde geçerli. Bu konuda tam bir genelleme yapmak istemiyorum ama etrafınıza bakarsınız herkesin yada bir kısım insanların “gösteriş” merakı olduğunu yada “uçtuğunu” söyleyebiliriz. Ben şu marka giyiniyorum ve şu marka cep telefonu kullanıyorum vb. gibi şeyler duyacak yada göreceksiniz. Bütün bunlar parası olan insanlar için çok normal şeyler gibi gözükse de öyle değil. Az ile yetinmeyi bilmiyoruz. Paramız kadar harcıyoruz ve hep tüketiyoruz. Asla tasarrufa yönelik hiçbir şey yapmıyoruz. Yani parayı kullanmayı bilmiyoruz. Parayı harcamayı da bilmiyoruz. Levis aldık sanıyoruz ama aldığımız orijinal Türk malı bir kot.( Levisa taktığımı sanabilirsiniz ama bildiğim bir örnek olduğu için kullanıyorum ) Eminim ve bildiğim bir şey var ki o da aynı kalitede kotun levisin üçte bir fiyatına imal edilip satıldığıdır. Şimdi anlayabiliyor muyuz neye sevdalandığımızı ? Bırakın markanın kölesi olmayı, o sizin üzerinizde taşınmak için yalvaracaktır.

 Çuvaldız da iyi acıttı.

Saygılarımla

 

Hakkında eleştiriler daha gösterime girmeden başlayan 300 Spartalı filmini ilk gün izledim. Tabii bir filmi ciddi anlamda beklemiş ve ilk günden bilet bulmuş iseniz beklentilerinizi karşılamışsınız demektir.

Reklamlar ve görsel şölenin fragmanlara yansıyan kısmı çok etkileyici idi. Ayrıca konunun yaşanmış bir olay olması ise daha da bir ilgi çekiyordu film üzerine. Bu sebepler olağandır ki sinema salonu dolu idi. Tabii filme girerken içimde “Steven Pressfield” isimli yazara ait “Ateş Geçitleri” kitabından birkaç güzel esinti bekliyordum. Ama hayal kırıklığı ile ayrılacağımı biliyordum çünkü film aynı adlı çizgi romandan uyarlanmıştı.

Buraya kadar her şey normaldi, film başladı ve bitti. Soluksuz izlendiğini iddia ediyorum. Son zamanlarda gösterime giren iyi filmlerden bir tanesi. Tabii ki bu söylemim görsellik açısından geçerli.

Kral Leonidas ve 300 cesur adamının termofili geçitlerini canları pahasına savunmaları, Spartan piyadesi için savaşarak ölmenin onur olduğu, özgürlüğün değerinin, hatta özgürlüğün değeri için vazgeçilmezlerden vazgeçilebileceğinin, spartan kadınlarının erkekler yanında söz sahibi olmalarının filmin içinden birkaç ayrıntı olduğunu berlitmek isterim. Tabii ki Atinalıların bir kısmının “boylover” oğlancı olduğunu söyleyip Pers ordusuna boyun eğmemelerini ve Spartan Kralı Leonidas ’ın da bunu dayanak olarak kullanıp kendi meclisine -Oğlancı Yunanlılar kadar olamayacaksak- ….. gibi bir replikle savaştan uzak kalamayacağını anlatması ilginçti tabii ki.

Pers ordusu ve Krallar kralı Xerxes ’ı tarif etmek istemiyorum, bence izlenmeniz gerekli. Tabii ki Pers ordusunun kozmopolit yapısı da çok ilginçti. Filmde ki mistik unsurlar ( Ölümsüzler ki Pers Kralı Xerxes ’ın şahsi korumalarıdır.) bir çizgi roman uyarlaması için gayet iyi modellenmişti. Ancak filmin sonundaki son sahneye bir türlü anlam veremedim. Acaba son dakika da ne anlatmak istediler ?

Dünya üzerinden mistisizm’i kaldırmak demekle neyi kastettiler bilmiyorum ama Yunan mistisizmi üzerine başka bir şey tanımam. Anlamsız propagandalar ..

Sonuçta görsellik için güzel bir film. Hoş vakit geçirebilirsiniz. Ama yok izlemem diyorsanız o zaman Steven Pressfield in Ateş Geçitleri isimli kitabını mutlaka okuyun. Yoksa çok şey kaçırmış olacaksınız.

“Çok şey yazılmış zaten arkalarından, yazılsın, biz de yazacaktık ölen askerlerin hikayelerini. Başkaları sarılmıştı, sarılsınlar biz de sarılacaktık geride bıraktıklarına. Bir saatten sonra zordu, evet. O saati kaçırmayacaktık. Bir ülkenin, bir savaşın kaderini değiştirebilecek kadar etkili insanlar olmasak da, bazı şeyler daha farklı, daha yumuşak yaşanabilirdi belki. Bir insan, bir insan az ölseydi, bir hayattı o, çok şeydi. Hiçbir şey değişmeyecek olsa bile, o çocuklarını hatıralarını ve geride bıraktıkları insanları daha yakın görmeliydik kendimize. Ne devletti onlar, ne vur emri veren örgüt komutanı, ne savaş rantiyesi, ölüm tüccarı. 20-21 yaşlarında çocuklardı. Savaş rantiyelerinin, ölüm tüccarlarının günahı yanında bizimki nedir ? Adres bulma garantisi olmayan birkaç yazıyı, birkaç sözü esirgemek, hepsi bu aslında. Kötü niyetli de değildik. Ama acı bir Hataydı yine de. Hatalıydık …”

 

Can Kozanoğlu söylenecek hiçbirşey bırakmamış hakikaten. Söylenecek tek bir kelime daha bulamıyorum. Bugün kardeşi olan kardeşlerimin şehit düştüğünü düşünemiyorum, düşünmek istemiyorum ve idrak edemiyorum.  Kardeşi kardeşe vurdurmak bu kadar kolay olmamalıydı. Kendi değerlerimizi kaybetmemeliydik.  Kendi öz kültürümüze sahip çıkmalıydık.  Bu belayı başımıza saran emperyalizme hizmet edenlere lanet olsun.  İşin siyasi boyutunu tartışacak değilim ve onları burada temcit pilavı gibi tekrarlamak istemiyorum.  Biz Annelerin gözyaşlarına sahip çıkalım en azından. Hatalarımı paylaşmayı öğrenelim. Artık suçumuzu, hatalarımızı kabul edip ölen kardeşlerimizin  hatıralarına sahip çıkmalıyız.  Vatanını savunarak ölen Kardeşlerimizin ruhu şad olsun . Mekanları cennet olsun.

Nerede kaldınız Solcular ?  Hani insancıl değerleriniz ?  Nerede o demokrasiniz ?  Siz Suçsuzsunuz değil mi ?

 

 

 

Yazmadan evvel benim söylemek istediğim birkaç nokta varki şunlardır ; Sultan Abdulhamid döneminde Ermenilerin durumunu kendi ağzından anlattığı bu kısım kayda değer bilgiler vermektedir. Daha öncede izah ettiğim gibi Hassa Hazine ( Padişah Hazinesi ) gelirleri ve iyileştirilmesi ile ilgili makamın Ermeni Agoss Paşa’ya ait olduğunu söylemişti. Bu Ermenilerin saray erkanı içinde söz sahibi olduğunu ve güvenilir kimseler olduğunu göstermektedir. Bu durumun seyrini değiştiren olayları düşündüğümüzde karşımıza ittihat ve terakki partisi çıkıyor. Şimdi Sultan II.Abdulhamid hakkında ciddi suçlamalar yapmazdan evvel iyice düşünülmesi gereklidir kanımca. Çünkü Sultan Abdulhamid, Doğu vilayetlerinde dönen birtakım oyunların ve kışkırtmaların farkında idi. Bu yüzdendir ki dönemin Amerikan hükümetinin Amid ( Diyar-ı bekr ) eyaletindeki büyükelçilik açma talebini reddetmiştir. Amerikan hükümetinin misyonerlik faaliyetlerinin farkında olan Sultan Abdulhamid bu durumu engellemiş ancak ittihat ve terakki buna engel olamamış yada görememiştir. Tüm bu gelişmeleri Bakın Sultan Abdulhamid bilircesine nasıl izah etmiştir ;

Ermenilerin Şikayetleri ( 1891 )

 

Bizi Ermenilere eziyet etmek, onları istismar etmekle suçlamak gülünçtür. İmparatorluğumuzun tarihine göz gezdirilirse Ermenilerin her zaman çok zengin olageldikleri tesbit edilebilir. Bu hususu yakından bilen Ermenilerin, Müslüman tebaamızdan çok daha zengin olduklarını teyit edecektir. Her devirde Ermenilerin, vezirlik dahil, memuriyette en yüksek mevkilere kadar geldikleri görülmüştür. Memurinin üçte birini Ermenilerin teşkil ettiğini söylersem, hiç de i’zam etmiş olmam. Bundan başka diğer reaya ( asker olmayan sınıf, tanzimattan sonra yabancılar anlamında kullanılmıştır. ) gibi Ermeniler’de askerlik yapmazlar. Buna mukabil ödedikleri vergi ( cizye ) o kadar cüz’idir ki bunu zaten, Müslümanların askerlik yapmakla geçirdikleri zaman zarfında fazlasıyla telafi ederler. Ermenilerin ticareti mükemmel haldedir. Zaten vergilerin idaresi de hemen hemen tamamıyla onların elinde sayılmaz mı ? Reşit Paşa’nın tavsiyesi üzerin ( Gülhane Hatt-ı Şerifi, 2 Teşrini evvel 1839 ) Abdülmecit, iltizam’ı kaldırmak istediğinde, buna kim karşı çıkmıştı ? Ermeniler kıymetli imtiyazlarından vazgeçmek istemedikleri için ısrarla mücadele etmişler, her şeyin eskisi gibi kalmasını temin etmişlerdi.

Kürt Dağlarında, çok fakir bir hayat süren Ermeni zümresinden maada ( dışında ), Rumlar’da dahil olmak üzere bütün tebaamız içinde en zengin olan Ermenilerdir. Bu halkın memleketimizdeki zenginliklerden istifade etmesini bildiği şüphe götürmez bir hakikattir.

 

 

Mithat ve Hempaları ( 1899 )

Taht’a çıktığım sıralarda, hükümetin çevresinde hüküm süren bozuk hali düşündükçe tüylerim ürperiyor.

Hele, Harbiye nazırı olan Redif ne karanlık bir adamdı ! Rus harbi patladığı vakit hiçbir hazırlığı yoktu. Kolonel Baker ( o zaman ki Türk Ordusunu Islah eden ) hüsnüniyet sahibi ve ehliyetli bir askerdi, fakat Redif gibi zavallı biriyle ne yapmak kabil olabilirdi! Mithat ise, gizlice benim aleyhimde çalışmaktaydı ve gayesi beni adamlarına öldürmekti.

Hayatımı, bana sadık olanların uyanıklığına borçluyum. Başımdan geçenler, asabı en kuvvetli dahi sarsmaya kafidir. Bütün bu tecrübelerden sonra, ihtiyatlı olmama şaşmamak lazım.

Birçok insanların bu sinirli halimden faydalanmaya çalıştıklarını, hafiyelerin, jurnalcıların alçak namussuz insanlar olduklarını, dinimizin de müzevirleri tel’in ettiğini gayet iyi biliyorum. Fakat geniş bir haber alma teşkilatı kurmamış olsaydım, etrafımı saran tehlikelere karşı kendimi korumam kabil olamazdı.

Diğer hükümdarlar da, mesela çarlar da aynı şekilde hareket etmiyorlar mı ?

Sultan’ın Serveti ( 1902 )

Vezirlerime nümune-i imtisal ( bu kelime burada “örnek olma, öncü olma” ) olmak için, şahsıma ayrılan para miktarında indirtme yaptım. Zaten Avrupa Matbuatı da bu miktarı çok yüksek buluyormuş. Fakat bilmedikleri bazı şeyler var; ben bir şehri ( büyük bir kısmını ), hassa alayımı, Yıldız Sarayı’nın mensuplarını bunlardan başka da memurinin üçte birini geçindirmekteyim. Ayrıca halife olmam, yani bütün Müslümanların reisi olmam hasebiyle, kesem de bütün dünya Müslümanlarına aittir. Şahsım için ne kadar az para sarf ettiğime Allah şahittir.

 

Büyük bir servet toplayabildimse; bu ormanlarımın, arazimin geliri sayesinde olmuştur. Agoss Paşa[1] çok dirayetli bir maliyecidir. Mülkümü gayet iyi idare etmiş, senede 500.000 lira gelir getirecek hale koymuştur. Hususi eşsaha ve vakıflara ait olmayan araziyi sultan malı olarak ilan etmek, fevkalade bir fikir olmuştur.

 

Michael Paşa[2] daha iyi bir idarecidir. Büyük şirketlere verilen imtiyazlar sayesinde gelirimizi arttırmağa muvaffak olmuştur. Mabeyncim[3] Ragıp Bey ‘de benim için fevkalade spekülasyonlar yapmıştır. Cenubi Afrika’daki altın madeni için yaptığı spekülasyon hasılatı, hazineye ehemmiyetli bir gelir temin etmiştir. Servetim sekiz milyon lirayı aşmış bulunmaktadır. Ehemmiyetli hadiseler vukuunda bu para bize çok lüzumlu olabilir.


[1] Hazine Nazırı ( Nazır Günümüzde Bakanlık makamına denk gelmektedir )

[2] Portekizli bir Ermenidir ve Agoss Paşanın Halefidir.

[3] Mabeyn Padişah’ın Özel İşleri ve Kalem Dairesi ve Görüşmelerini Ayarlayan makamdır.

Sonraki Sayfa »