Osmanlı Tarihi


Hep konuşuyoruz ya “müslüman müslümana saldırır mı” diye, aslında boş konuşuyoruz, bildiğimiz tek şey kelimelerimizin sözlük anlamlarıdır. Halbuki tarihte yaşananlar o kadar net ve açık ki biz bunları görmezden gelebiliyor yada inkar edebiliyoruz. Karamanoğulları I.Murat Hüdavendigar döneminde Osmanlı’nın yüzünü batıya çevirdiği her dönemde ya etrafındakileri kışkırtmış yada kendisi bizatihi işgal politikası izlemiştir. Bugün İslam birliğinden bahsederken tarihte yapılanlara katliam diyen denyolara aşağıda Murat Hüdavendigarın ağzından dökülen sözler ibret olsun.

Allah’u Teala yolunda, din gayretine çalışıp, bir aylık yol kafir içine girip, gece gündüz ömrümü gazaya sarf etmeye niyet kılıp her türlü zevki sefayı terk edip bela ve mihnete talip oldum. Ben müslümanlar rahat etsin diye uğraşırken Karamanoğlu’nun gelip bir müslüman şehri işgal etmesi, ahalisine zulum etmesi kabul edilemez.

I.Murat Hüdavendigar
Melikü’l Meşayih Gazi Murad

Yavuz

İhtilaf ve bölünme endişesi

Kabrimdeyken bile endişelendirir beni

Düşmanın hucumunu savmaya çare birlikken

Birleşmezse millet

Gönlümü dağlar Benim

 

Yavuz Sultan Selim 

Cihan Hakanı

1453 Mayıs ayında Konstantin ’in şehrinin fethi ile Osmanlı Beyliği, tarihin bir devrinin kapandığını bütün dünyaya ilan ediyordu. Doğu Roma – İstanbul’un fethi ile birçok engel aşılmış oluyor ve Osmanlı Beyliği İmparatorluk olma yolunda emin adımlar ile ilerliyordu.

Fatih Sultan Mehmet, Konstantin ’in şehrini ele geçirdikten sonra şehrinin yağmalanmasına izin vermiyor. Böylece şehrin içindeki birtakım unsurların harap olmasına ve şehrin dokusunun bozulmasına mani oluyor. Bu Fatih’in Konstantiniyye’yi başkent yapma arzusunu göstermektedir. Ayrıca şehrin kısa bir zamanda eski ihtişamını kat ve kat geçmiş olması Fatih’in fetihlerine devam ederken İstanbul’a verdiği önemi daha iyi bir şekilde anlatır.

Konstantiniyye adını Müslüman Roma  hiçbir zaman yüksünmemiştir. Prof. Dr. İlber ORTAYLI bu durumu anlatırken çok ehemmiyetli bir nokta üzerinde durmaktadır. O da imparatorluk vasfını kazanırken Konstantiniyye ’nin mimarisinin ve Fatih’in dehası ile milletlerin kompartımanlara ayrılarak başlarına vekil babında bir ruhani liderle temsil edilmesidir. Konstantiniyye’nin çeşitli semtlerinde varlığını sürdüren bu milletler Reaya olarak Müslüman halk ile eşit haklara sahiptiler. Sadece askerlik vazifeleri yoktu ki onu da cizye adı verilen bir vergi ödeyerek hallediyorlardı. Ödedikleri cizye ise Müslüman akranlarının askerlik yaptıkları vakit süresince birkaç kez kendini telafi edecek düşük bir rakama tekabül ediyordu. Bütün bunlar eşitlik ve halkların 600 sene kadar nasıl bir arada yaşadığını göstermektedir. Benim size anlattığım bu örnek çok kısa ve manidardır. Birden fazla ulusu bir arada eşit şartlarda idare edebilmek çok zor ve zahmetli bir iştir ki biz  İşte bu işe, bu vakit itibariyle Osmanlı Barışı nam-ı diğer Pax Ottomana diyoruz. Bu da demek oluyor ki  Üçüncü büyük “Roma” Müslüman Roma’dır. Başkenti Konstantiniyye’dir.

Bu yüzden Konstantiniyye çok farklı bir iklime sahip bir şehir. Roma döneminde ki Latin istilası eğer şehrin çehresine zarar vermiş olmasaydı, bugün İstanbul’daki tarihi eserlerin sayısı daha fazla olabilirdi. Ama gelin görün ki şimdiki eserler bile Konstantiniyye’nin kültürel ve tarihi miras açısından yeterli ölçüde bilgi vermektedir.

Bizler Üçüncü Romanın daha doğrusu Müslüman Roma’nın mirasçılarıyız. Ve Osmanlı Barışı yaşanmış bir ütopyadır.

Başlangıçtaki İslami toplum, özelliğini bir tür toplumsal eşitçilikle kazanmıştı, fakat bu özellik çabucak ortadan kalktı.Onüçüncü yüzyıl itibariyle ahlaki, toplumsal ve siyasi meselelerin kuramcıları dört toplumsal sınıf varsaymışlar ve her sınıfı bir tabii unsur gibi almışlardır. Nasireddin Tusi (öl.1273 ) sınıfları şöyle tasvir etmiştir ;

Önce Kalem Ricali gelir ki bunlar bilimlerin ve çeşitli bilgi alanlarının ustaları,fakihler, kadılar, katipler, muhasipler, hendeseciler ( Geometri), müneccimler, hekimler ve şairlerdir. Bunların varlığı bu dünyanın ve öteki dünyanın düzenine bağlıdır. Unsurları içinde bunlara “Su” karşılık gelir. İkinci olarak, Kılıç Ricali varıdır ; cengaverler, mücahitler, gönüllüler, devriyeler, sınır bekçileri, nöbetçiler, kahramanlar, saltanatı destekleyenler ve devleti koruyanlar. Bunların müdahalesiyle dünynaın teşkilatı biçim alır. Tabii unsurlar içinde “Ateş” bunların karşılığıdır. Üçüncüsü İş Erbabıdır; bir bölgeden diğerine mal götüren tavirler, esnaflar, zanaatkarlar ve vergi müstelzimleri. Bunlar olmadıkça günlük hayatın zuhuru imkansızdır. Unsurlar içinde bunlar “Hava” gibidir. Dördüncüsü Ziraat Erbabıdır; ekinciler, çiftlikte çalışanlar, rençberler ve zerzevatçılar. Bunlar bütün toplulukların beslenmesini örgütlerler. Bunların katkısı olmaksızın ferdlerin hayatta kalması bahis konusu bile olamaz. Tabii unsurlar arasında “Toprak” bunlarla aynı yeri tutar

Nasireddin Tusi’inin bu düzenlemesi tarıma dayalı Osmanlı İmparatorluğu toprak yapısını ifade etmektedir.

Kaynak :  Uryan Dergi Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek ( Norman Itzkowitz ) Sayfa : 71-72


Yazmadan evvel benim söylemek istediğim birkaç nokta varki şunlardır ; Sultan Abdulhamid döneminde Ermenilerin durumunu kendi ağzından anlattığı bu kısım kayda değer bilgiler vermektedir. Daha öncede izah ettiğim gibi Hassa Hazine ( Padişah Hazinesi ) gelirleri ve iyileştirilmesi ile ilgili makamın Ermeni Agoss Paşa’ya ait olduğunu söylemişti. Bu Ermenilerin saray erkanı içinde söz sahibi olduğunu ve güvenilir kimseler olduğunu göstermektedir. Bu durumun seyrini değiştiren olayları düşündüğümüzde karşımıza ittihat ve terakki partisi çıkıyor. Şimdi Sultan II.Abdulhamid hakkında ciddi suçlamalar yapmazdan evvel iyice düşünülmesi gereklidir kanımca. Çünkü Sultan Abdulhamid, Doğu vilayetlerinde dönen birtakım oyunların ve kışkırtmaların farkında idi. Bu yüzdendir ki dönemin Amerikan hükümetinin Amid ( Diyar-ı bekr ) eyaletindeki büyükelçilik açma talebini reddetmiştir. Amerikan hükümetinin misyonerlik faaliyetlerinin farkında olan Sultan Abdulhamid bu durumu engellemiş ancak ittihat ve terakki buna engel olamamış yada görememiştir. Tüm bu gelişmeleri Bakın Sultan Abdulhamid bilircesine nasıl izah etmiştir ;

Ermenilerin Şikayetleri ( 1891 )

 

Bizi Ermenilere eziyet etmek, onları istismar etmekle suçlamak gülünçtür. İmparatorluğumuzun tarihine göz gezdirilirse Ermenilerin her zaman çok zengin olageldikleri tesbit edilebilir. Bu hususu yakından bilen Ermenilerin, Müslüman tebaamızdan çok daha zengin olduklarını teyit edecektir. Her devirde Ermenilerin, vezirlik dahil, memuriyette en yüksek mevkilere kadar geldikleri görülmüştür. Memurinin üçte birini Ermenilerin teşkil ettiğini söylersem, hiç de i’zam etmiş olmam. Bundan başka diğer reaya ( asker olmayan sınıf, tanzimattan sonra yabancılar anlamında kullanılmıştır. ) gibi Ermeniler’de askerlik yapmazlar. Buna mukabil ödedikleri vergi ( cizye ) o kadar cüz’idir ki bunu zaten, Müslümanların askerlik yapmakla geçirdikleri zaman zarfında fazlasıyla telafi ederler. Ermenilerin ticareti mükemmel haldedir. Zaten vergilerin idaresi de hemen hemen tamamıyla onların elinde sayılmaz mı ? Reşit Paşa’nın tavsiyesi üzerin ( Gülhane Hatt-ı Şerifi, 2 Teşrini evvel 1839 ) Abdülmecit, iltizam’ı kaldırmak istediğinde, buna kim karşı çıkmıştı ? Ermeniler kıymetli imtiyazlarından vazgeçmek istemedikleri için ısrarla mücadele etmişler, her şeyin eskisi gibi kalmasını temin etmişlerdi.

Kürt Dağlarında, çok fakir bir hayat süren Ermeni zümresinden maada ( dışında ), Rumlar’da dahil olmak üzere bütün tebaamız içinde en zengin olan Ermenilerdir. Bu halkın memleketimizdeki zenginliklerden istifade etmesini bildiği şüphe götürmez bir hakikattir.

 

 

Mithat ve Hempaları ( 1899 )

Taht’a çıktığım sıralarda, hükümetin çevresinde hüküm süren bozuk hali düşündükçe tüylerim ürperiyor.

Hele, Harbiye nazırı olan Redif ne karanlık bir adamdı ! Rus harbi patladığı vakit hiçbir hazırlığı yoktu. Kolonel Baker ( o zaman ki Türk Ordusunu Islah eden ) hüsnüniyet sahibi ve ehliyetli bir askerdi, fakat Redif gibi zavallı biriyle ne yapmak kabil olabilirdi! Mithat ise, gizlice benim aleyhimde çalışmaktaydı ve gayesi beni adamlarına öldürmekti.

Hayatımı, bana sadık olanların uyanıklığına borçluyum. Başımdan geçenler, asabı en kuvvetli dahi sarsmaya kafidir. Bütün bu tecrübelerden sonra, ihtiyatlı olmama şaşmamak lazım.

Birçok insanların bu sinirli halimden faydalanmaya çalıştıklarını, hafiyelerin, jurnalcıların alçak namussuz insanlar olduklarını, dinimizin de müzevirleri tel’in ettiğini gayet iyi biliyorum. Fakat geniş bir haber alma teşkilatı kurmamış olsaydım, etrafımı saran tehlikelere karşı kendimi korumam kabil olamazdı.

Diğer hükümdarlar da, mesela çarlar da aynı şekilde hareket etmiyorlar mı ?

Sultan’ın Serveti ( 1902 )

Vezirlerime nümune-i imtisal ( bu kelime burada “örnek olma, öncü olma” ) olmak için, şahsıma ayrılan para miktarında indirtme yaptım. Zaten Avrupa Matbuatı da bu miktarı çok yüksek buluyormuş. Fakat bilmedikleri bazı şeyler var; ben bir şehri ( büyük bir kısmını ), hassa alayımı, Yıldız Sarayı’nın mensuplarını bunlardan başka da memurinin üçte birini geçindirmekteyim. Ayrıca halife olmam, yani bütün Müslümanların reisi olmam hasebiyle, kesem de bütün dünya Müslümanlarına aittir. Şahsım için ne kadar az para sarf ettiğime Allah şahittir.

 

Büyük bir servet toplayabildimse; bu ormanlarımın, arazimin geliri sayesinde olmuştur. Agoss Paşa[1] çok dirayetli bir maliyecidir. Mülkümü gayet iyi idare etmiş, senede 500.000 lira gelir getirecek hale koymuştur. Hususi eşsaha ve vakıflara ait olmayan araziyi sultan malı olarak ilan etmek, fevkalade bir fikir olmuştur.

 

Michael Paşa[2] daha iyi bir idarecidir. Büyük şirketlere verilen imtiyazlar sayesinde gelirimizi arttırmağa muvaffak olmuştur. Mabeyncim[3] Ragıp Bey ‘de benim için fevkalade spekülasyonlar yapmıştır. Cenubi Afrika’daki altın madeni için yaptığı spekülasyon hasılatı, hazineye ehemmiyetli bir gelir temin etmiştir. Servetim sekiz milyon lirayı aşmış bulunmaktadır. Ehemmiyetli hadiseler vukuunda bu para bize çok lüzumlu olabilir.


[1] Hazine Nazırı ( Nazır Günümüzde Bakanlık makamına denk gelmektedir )

[2] Portekizli bir Ermenidir ve Agoss Paşanın Halefidir.

[3] Mabeyn Padişah’ın Özel İşleri ve Kalem Dairesi ve Görüşmelerini Ayarlayan makamdır.

Devlet-i Ali Osman-i

Sultan II.Abdulhamid Osmanlı tarihi içinde hakkında en çok kitap yazılan ve Türk tarihi içinde parmakla gösterilecek hakanlardan biridir. Hakkında yazılan kitapların bir kısmının Sultanın karakterini hedef alan konuları muhteva ettiğini biliyoruz. Bunun yanında tam tersi doğrultuda yazılmış eserler olduğu da açıktır. Kızıl Sultan ve Büyük Hakan gibi iki farklı sıfatla nitelendirilmeye çalışılmış Büyük Osmanlı Hakan’ı Sultan II.Abdulhamid ’in kendi siyasi hatıratı mevcuttur. Ben eminim ki bu hatıratı kısımlar halinde yayımladıkça sizler bu nitelendirmelerden hangisine karar vereceğinizi çok iyi idrak edeceksiniz. Sultan II.Abdulhamid ’i günümüz değerleri ile yargılayan ve kendine aydın adını verip bazı gazetelerin köşelerinde hala asılsız bilgiler, tutarsız ve alakası olmayan bir tarih yaratmaya çalışanlara ithaf olunur.

 

İlk Bölüm şahsına inanılmaz derecede servet yaptığını iddia edenlere kendi söyleminden servetinin ayrıntılarını içermektedir. Yalnız dikkatinizi çekmesini istediğim bir tek şey, servetin idare ve kontrolünü yapan şahıslardır.

 

Saygılarımla …

Atilla

Osmanlı barışı ve milletlerin Osmanlı Devlet ve askeri teşkilatı içindeki görev ve yetkileri hakkında bilgilendirme yapmak ve imparatorluğun etnik yapısının nasıl bir arada huzur içinde yaşadığının örnekler ve alıntılar halinde anlatımına devam edebiliriz. Bu konuya iyi örnek olabilecek Fenerli Rum Aristokrasisi sosyolojik bir gruplaşmadır. İsmi üzerinde olduğu gibi Haliç kıyısındaki fener semtinde yaşayan Rum Ailelerinden oluşan bir grup. Bunların içinde Haçlı Seferlerinden kalma aileler bile mevcuttur. Fenerli Rum Aristokrasisi Osmanlı İmparatorluğu bünyesine bir çok Paşa yetiştirmiştir. Bunların arasında Sefirler vb. görevden yetkililer mevcuttur. Ayrıca bir tanesi İslam Hukuku adına değerli bir eser vermiştir.

Tam manasıyla açıklamak gerekirse sözü Prof.Dr.İlber ORTAYLI’ya bırakmamız lazım gelir.

 

“ Fenerli Rum beylerin ikbali Mora ayaklanmasından sonra sarsıldı. Ama son güne kadar devlet hizmetinde kaldılar. Londra’daki büyükelçi Kostaki Musurus ( Paşa ), daha önce Atina’da sefirdi ve Yunan milliyetçileri kızdıran bir Osmanlı olduğundan suikaste bile uğradı. Sonra “ İslam Hukuku” alanında değerli bir eser veren Sava Paşa. Viyana Sefirimiz Kalimaki Bey, başhekim Mavroyeni Paşa ( Napoli Morosini Ailesinden geliyor ) gibileri hayli kalabalıktır. İpsilantiler gibi ihanet edenlerde oldu. Ama Fenerli Rum Beyleri Yunan milliyetçisi değildi. Patrikhane ve Fener Aristokrasisi bağımsız Yunanistan olayına sıcak bakmamıştır.”

Kaynak : Osmanlı Barışı – İlber Ortaylı Sayfa : 78

Etnik yapısı ne olursa olsun ulusçuluk akımlarının etkisine rağmen Osmanlı kimliğini anlamanın yolu dönemi şartları ile inceleyip ders çıkarmaktır. Bütün bunlar bize günümüz sorunlarının temel nedenlerini ve çözüm yolları konusunda aydınlatacak derecede öneme sahiptir.

 

 

 

Osmanlı tarihini reddeden herkese söylenecek birkaç cümle olduğunu büyük bir iştahla belirtmek istiyorum. Öncelikle popülizm yapmaktan öteye gelmeliyiz. Yakın tarihin tanıklarına rağmen ülkenin öğrenim durumundan ( Eğitimsizlik ) faydalanıp birkaç cümle ile kitleleri peşine sürüklemek gibi popülist eylemde bulunanlar için bu cümleleri sarf ediyorum. Özünde siyasetin veya sosyolojik düşüncelerin hakim olduğu bir insanın durması gerektiği noktayı, bir şeylerin ( “şey” onların tabiridir ki burada kasti olarak Üst İslam Geleneği ile yaşayan “Osmanlı İmparatorluğu” muhataplarıdır. ) arkasından küfür ederek belirleyemezsiniz. Ülkemizde meydana gelen kutuplaşmaların sebebini oluşturan bu tarz yazı ve haberler ( misal Sultan Vahdettin ) mevcuttur ve hala görülmektedir.

 

Oluşumlarını batılılaşma adına gösterdikleri eylemleriyle sergileyen gruplar ilk olarak “geçmişi ret” gibi saçma sapan saplantılar içinde cehaletlerinin boyutunu sözde okumuş adamlar olarak sergilemektedirler.

 

Bütün bunlara rağmen Garp ( batı ) kültürünün, izlediği ve araştırmalar geliştirdiği şark ( doğu ) kültürünü anlama adını şarkiyatçılık olarak biliyoruz. Batının bu araştırma hevesi ve yetiştirdiği araştırmacılar mevcuttur. ( Joseph Von Hammer )[I] Şarkiyatçıların ve seyyahların derlediği yazıların bir kısmını incelediğinizde ortaya çıkan hoşgörünün ( Osmanlı Barışı – Pax Ottomana ) bugün ülkemiz sınırları dahilinde mevcut olamadığını çok açık göreceksiniz. Etnik kompartımanlara ayrılmış İmparatorluğunun içindeki milletler kendi millet başlarının iradesi ve Osmanlı Kadı teşkilatına bağlı adalet teminini sağlayan teşkilat konusunda sıkıntı çekmemişler ve ulusçuluk akımlarının desteklendiği son döneme kadar huzur içinde yaşamışlardır.

 

Günümüzde ülkemizin içinde bulunduğu durumun tarihin pekte tozlu olmayan sayfalarında net bir şekilde görebiliyoruz. Bu tarz tarihi ret ( Osmanlıyı kabul etmemek ) söylemlerin ve tezlerin ancak bilgisizce bir tutum çerçevesinde geliştiğini söyleyebiliyoruz. Bu yaklaşıma sahip insanların sosyal ve siyasi gerçeklikle alakası yoktur ve tarih bilmemektedir. Tarih bilmemenin getirdiği bilgisizlik akımına kapılıp gitmenin ülkeyi bıraktığı durumları idrak edebilmenin yolu bilindik savların doğruluğunu araştırmaktan geçiyor. Batılı olmaya çalışırken kullandıkları tezlerin yine batı tarafından çürütülmesi sanırım onlar için hiçbir şey ifade etmiyor.

 

İnkar edenlere sorarım ; bu ülkeyi kurtarmış birçok paşaların ( M.Kemal Atatürk bunlardan sadece bir tanesi ) Erkan-ı Harb[II] mezunu olduğunu ve Osmanlı askeri teşkilatı içinde II.Abdulhamid tarafından kurulduğunu bilmeyecek kadar cahilseniz ne maksatla boş nidalar, vaveylalar kopartıp insanları birbirine kırdırma ümidiyle yaşarsınız. Bu sadakatli hizmetiniz hangi karanlık güçleredir ? Bu kadar basit bir sosyolojik oluşumun sonuçlarının bugünkü Cumhuriyeti oluşturan insanları yetiştirdiğini de mi bilmiyorsunuz ?


[I] Josep Von Hammer – http://tr.wikipedia.org/wiki/Joseph_von_Hammer-Purgstall -

[II] Erkan-ı Harb günümüzde Kurmay Askeri Sınıfına eşittir.

Sonraki Sayfa »